19 Mart 2011 Cumartesi

2007 ve Sonrasında (Olup) Bitenler - II

Ne kadar güzel bir şeyler yazmayı istesem de aklıma ilk gelen oyundan başlayacağım ve şansıma o da beni tatmin edemeyenlerden biri. Bir sonrakine artık. Bu arada geçen yazdığım Grand Theft Auto IV yazısında aklıma geleni yazmıştım, sonra okuyunca biraz karışık geldi. Bu yazıda biraz daha böleyim yazıyı grafik, atmosfer, hikaye gibi kısımlara dedim. Umarım daha iyi ve okunabilir bir yazı olur.

Alone in the Dark (6/10)

Karanlıkta Yalnız, Yalnız Karanlıkta
Daha bu 2008 yapımı korku/aksiyon oyununun hiç bir tarafını üzmeden önce, bu oyunu bitiremediğimi söyleyeyim. Açıkçası ilgimi o kadar çekemedi ki bir süre sonra oyunun masaüstündeki kısayoluna bakarken çok zamandır görüşülmeyen bir arkadaşla yolda karşılaşmışım ve zorunlu bir "Merhaba, naber?" diyaloğuna girmişim gibi hissetmeye başladım. İlk zamanlar haftada bir açtığım oyunu hiç açmamaya başladım. Bir süre acı çekti oyunun bilgisayarımdaki varlığı. Daha sonra soğuduğum diğer tüm oyunlarda olduğu gibi "Yer kaplamasın daha fazla" diyerek silmek zorunda kaldım. İnternetten araştırdığım kadarıyla oyun hakkındaki görüşler genelde ya "Oynanabilir, fena değil" ya da "Olmamış, o kadar uğraş boşa gitmiş" şeklinde. Benimki ikinci görüşlerden biri olacak biraz. Üzgünüm Atari, karanlıkta ürkülerek değil, aile ortamında meyve yiyerek oynanacak oyun yapmışsın.

Korkuyorum Edward
Oyunun grafiklerinden başlayalım değerlendirmeye. Üzerimize salınıveren sözde korkunç canavarlar hiç de beklendiği gibi korkunç olmamış. Yalnızca ilk uyandığımız sahnesiyle (şu bulanıklığı gidermek için gözlerimizi kırpmamız gereken) yakaladı beni. Daha sonra beliren yaratıklar gerek sinematiklerde kendilerine verilen sürelerde bize uzun uzun izletildiği için gerekse gerçekten korkunç olmadıkları için öylesine öldürdüğüm şeylerdi. Hiçbirinden tırsmadım yani. Ama amaçları bunu başarmaktı sanırım değil mi? Nerede Silent Hill serisi "Pyramid Head"i ve onun o gizemli, yenilemez korkusu, nerede bu kusura bakmasınlar ama 'dandik' düşmanlar.

Düşmanlarımızın modellemeleri yanında mekanlarınkiler de yeterince ayrıntılı olamamış. Ve sanırım grafiklerde bir uyumsuzluk sorunu var. Daha önce Spider-Man: Web of Shadows oyununda olduğu gibi nice oyunları en yüksek ayarlarda oynadığım bilgisayarım Alone in the Dark'ta da kasılıp durdu. En düşük ayarlarda bile ara sıra takıldı oyun. Central Park gibi güzel bir mekanda geçen oyun ve harcanan onca emek eğer böyle bir hata gerçekten varsa çöpe atılmış diyebilirim.

FPS mi TPS mi?
Oynanabilirlik konusunda oyunda güzel düşünülmüş fakat bize çok da kolaylık sağlamayan bazı oyuna özgü özellikler var. Bunların ilki normalde üçüncül kişi kamerasından (Third-Person) oynanan oyunun istenildiği takdirde birincil kişi kamerasına (First-Person) döndürülebilmesi. Ama bunun karışıklık yaratmaktan başka sağladığı bir şey yok. Bence birincil kişi kamerasını oyuna gözümüzü kapadığımızda düşmanları görebildiğimiz için koymuşlar ama oyunun kamera takibi o kadar kötü ki bu zaman zaman birincil kişi kamerasına muhtaç bırakıyor. Bunun dışında bir de üzerimize ve ceketimizin ceplerine bakarak ulaşabildiğimiz inventory sistemi var. Güzel düşünülmüş olsa da kontrollerini anlamak zaman alıyor ve oyunun akışını çok duraklatıyor. Aynı şekilde gözlerimizi kapadığımızda düşmanları görebilme yeteneğimiz de aksiyonun içinde birincil kişi kamerasına geçilmesi ve gözlerin kapanması gerektiği için fos bir artı olarak kalmış. Kullanmaya erinmemek elde değil.

Previously on Alone in the Dark
Oyunun tek hoşuma giden tarafı hikayesini anlatabiliyor oluşu. Başlamadan önce giren ve geçtiğimiz bölümlerde neler olduğunu özet geçen "Previously on..." kısımları, oyun içi sinematikler ve cep telefonumuz bu artısını destekleyici öğeler. Yalnız biraz Amerikan filmi havası var diyaloglarda bu biraz sıkıyor. Çok orijinal bir hikaye sunulduğunu söyleyemem. Kahramanımız Edward'ın amnezi hastalığı var ve oyun başladığında neredeyse konuşmayı unutacak halde. Ne kim olduğunu biliyor ne nerede olduğunu. Başlangıçta hayatta kalmaya çalışırken daha sonraları dünyayı kurtarmaya doğru uzanıyor hikaye. Dede Paddington bize verdiği taşın son sahibinin biz olduğunu fakat şimdi kötü ellere düştüğünden her yanı kötü güçlerin sarmaladığını (oyunun ilk kısımlarında bu kötü güçlerin Central Park ve çevresine neler yaptığını görebilirsiniz) ışığın yolundan gidip milleti kurtarmamız gerektiğini söylüyor. Yanımıza da daha aksiyonun ilk başladığı zamanlarda Sarah veriliyor. Hikaye bu şekilde sürüp gidiyor. Klişe iyi-kötü kavgasının Alone in the Dark versiyonu yani. Film/dizi havası yakalanmaya çalışılmış ama konu yetersiz kalmış kanımca.

Yani...
Zaten çok heyecanla başlamadığım bir oyundu Alone in the Dark çünkü eski oyunları kadar olamayacağını adım gibi biliyordum. Oradan buradan birkaç benzer somut fikir duyunca ve sonrasında kendim de deneyince gerçekten de olamadığı kanısına vardım. Fazlasıyla emek harcandığı belli ama olmayınca olmuyor n'apalım. Üzgünüm Edward, üzgünüm Atari (Fahrenheit) ama size puanım 6. Edward bu arada yüzün şoolmuş abi. Dön bakıyım...

1 yorum:

  1. Amnesia: the dark descent oyna korkmak istiyosan, you will shit bricks.

    YanıtlaSil