20 Mart 2011 Pazar

Inndie - I

Ara sıra denk geldikçe oynuyorduk ama son zamanlarda çıkan ve Markus Persson'ın 2009 yılından beri geliştirmekte olduğunu bildiğimiz Minecraft gözlerimi biraz da serbest yapım (indie) oyunlar üzerine çevirmemi sağladı. Çok sayıda bulunan oyun listelerini taradım sıkılmadan. Ağırlık genellikle 2D platform oyunları üzerinde. Yalnız hepsinin orijinal ya da sıkılmadan oynayabileceğiniz oyunlar olduğunu söyleyemem. Bu yüzden aralarından (şimdilik) birkaçını seçtim. Bence bir deneyin derim. Ne indirilmesi, ne de kurulması zaman alıyor zaten bu oyunların. Adını andığım Minecraft'tan da burada bahsetmek isterdim ama şimdilik oyuna tam erişim sağlayamadım. Fiyatı €14.95 olmuş. Alsam mı almasam mı bilmiyorum. Belki oyun gerçekten çıktığında alırım, şu anki haliyle o parayı hakedemiyor gibi.

Dubloon
Eğer '98 yılında çıkmış olan Pokémon macera/ryo oyunlarını seviyorsanız, Dubloon size biraz tanıdık gelecek. Açıkçası ben biraz nostalji yaşadım. Böyle dememe de bakmayın, oyun tamamen farklı bir oyun. Yalnızca grafikler ve oynanışı açısından çok benzeşiyor. Çok hoşuma gittiği için daha bitirmeden hakkında yazayım dedim. Oyunda maceracı bir adamın kayığıyla donanma gemisine çıkıp korsanlık yapmaya kalkması, sonunda da büyük bir hazine sandığı bulup bunu kaybetmesi ve yollara düşmesi konu ediliyor. Korsanız yani oyunda. Yanımıza yoldaş karakterler veriliyor zamanla. Herkesin arayıp bulamadığı hazine olarak sözü edilen hazineyi bulmaya çalışıyoruz. Savaşlarda sistem Final Fantasy 8- oyunlarındakiyle aynı. Belli bir süre bekleyip sıra tabanlı olarak birbirimize saldırıyoruz. Sıramızın gelmesini hızlandırabilmek için SpdUp gibi büyüler kullanabilmemiz mümkün.

Oyunun farklı sayılabilecek özelliklerini şöyle sıralayabilirim:

- Diğer RYO'larda olduğu gibi bu oyunda da HP'miz yani can seviyemiz var. Fakat bizim bildiğimiz MP yani büyü gücü seviyesi yerine AL konulmuş. Bunun açılımı ise Alcohol Level, yani büyü yapabilme gücümüz vücudumuzdaki alkol seviyesiyle belirleniyor. Bu da korsan olmanın bir getirisi sanırım. AL'mizi artırabilmek içinse esnaftan aldığımız çeşitli alkollü içeceklerden içmemiz gerekiyor.

- Oyunda üzerimize alabildiğimiz eşya sayısı 1'le sınırlandırılmış. Yani kalkan ve kılıcı bile aynı anda elimize alamıyoruz. Bu durumda +5 STR mi yoksa +5 DEF mi daha iyi seçmemiz gerekiyor. Hatta yüzük taksak bile o yüzükten başka bir şey kullanamıyoruz. Ben mi çözemedim yoksa diye çok araştırdım ama malesef bu böyle. O yüzden üzerimize ne giydiğimize iyi karar vermemiz gerekiyor.

Oyunu indirebileceğiniz adres: Dubloon

Sp.A.I
Oyunda (android olması muhtemel) bir kadını yönetiyoruz. Amacımız program kırmak. Dijital bir ortamda çeşitli bulmacaları çözerek dosyaya ulaşmaya, alıp decoder benzeri bir yazılımla kırmaya ve 'gate' adı verilen geçitlerden geçmeye çalışıyoruz. Geçitlerin ötesinde de genelde belli bir platformlar dizisini atlaya zıplaya geçebilmemiz gerekiyor. Sonunda 'core'a ulaşıyor ve görevimizi bitiriyoruz. Fakat oyun aslında bu kadar sakin geçmiyor. Çünkü dosyaya dokunduğumuz anda bölgede bulunan güvenlik robotları peşimize düşüyorlar. Duvarların arkasına saklanarak, ateşe ateşle karşılık vererek bir şekilde hedefimize ulaşmamız gerekiyor. Oyunun grafikleri bence çok güzel görünüyor. Biraz TRON havası var gibi. Sınırları neonlarla çizilmiş dijital bir dünya diyelim. Tek sorun bazen kamera açıları sorun yaratabiliyor. Özellikle lazerlerin arasından geçerken kamera açılarına alışabilmek zaman alır gibime geliyor.

Oyunu indirebileceğiniz adres: Sp.A.I

19 Mart 2011 Cumartesi

2007 ve Sonrasında (Olup) Bitenler - II

Ne kadar güzel bir şeyler yazmayı istesem de aklıma ilk gelen oyundan başlayacağım ve şansıma o da beni tatmin edemeyenlerden biri. Bir sonrakine artık. Bu arada geçen yazdığım Grand Theft Auto IV yazısında aklıma geleni yazmıştım, sonra okuyunca biraz karışık geldi. Bu yazıda biraz daha böleyim yazıyı grafik, atmosfer, hikaye gibi kısımlara dedim. Umarım daha iyi ve okunabilir bir yazı olur.

Alone in the Dark (6/10)

Karanlıkta Yalnız, Yalnız Karanlıkta
Daha bu 2008 yapımı korku/aksiyon oyununun hiç bir tarafını üzmeden önce, bu oyunu bitiremediğimi söyleyeyim. Açıkçası ilgimi o kadar çekemedi ki bir süre sonra oyunun masaüstündeki kısayoluna bakarken çok zamandır görüşülmeyen bir arkadaşla yolda karşılaşmışım ve zorunlu bir "Merhaba, naber?" diyaloğuna girmişim gibi hissetmeye başladım. İlk zamanlar haftada bir açtığım oyunu hiç açmamaya başladım. Bir süre acı çekti oyunun bilgisayarımdaki varlığı. Daha sonra soğuduğum diğer tüm oyunlarda olduğu gibi "Yer kaplamasın daha fazla" diyerek silmek zorunda kaldım. İnternetten araştırdığım kadarıyla oyun hakkındaki görüşler genelde ya "Oynanabilir, fena değil" ya da "Olmamış, o kadar uğraş boşa gitmiş" şeklinde. Benimki ikinci görüşlerden biri olacak biraz. Üzgünüm Atari, karanlıkta ürkülerek değil, aile ortamında meyve yiyerek oynanacak oyun yapmışsın.

Korkuyorum Edward
Oyunun grafiklerinden başlayalım değerlendirmeye. Üzerimize salınıveren sözde korkunç canavarlar hiç de beklendiği gibi korkunç olmamış. Yalnızca ilk uyandığımız sahnesiyle (şu bulanıklığı gidermek için gözlerimizi kırpmamız gereken) yakaladı beni. Daha sonra beliren yaratıklar gerek sinematiklerde kendilerine verilen sürelerde bize uzun uzun izletildiği için gerekse gerçekten korkunç olmadıkları için öylesine öldürdüğüm şeylerdi. Hiçbirinden tırsmadım yani. Ama amaçları bunu başarmaktı sanırım değil mi? Nerede Silent Hill serisi "Pyramid Head"i ve onun o gizemli, yenilemez korkusu, nerede bu kusura bakmasınlar ama 'dandik' düşmanlar.

Düşmanlarımızın modellemeleri yanında mekanlarınkiler de yeterince ayrıntılı olamamış. Ve sanırım grafiklerde bir uyumsuzluk sorunu var. Daha önce Spider-Man: Web of Shadows oyununda olduğu gibi nice oyunları en yüksek ayarlarda oynadığım bilgisayarım Alone in the Dark'ta da kasılıp durdu. En düşük ayarlarda bile ara sıra takıldı oyun. Central Park gibi güzel bir mekanda geçen oyun ve harcanan onca emek eğer böyle bir hata gerçekten varsa çöpe atılmış diyebilirim.

FPS mi TPS mi?
Oynanabilirlik konusunda oyunda güzel düşünülmüş fakat bize çok da kolaylık sağlamayan bazı oyuna özgü özellikler var. Bunların ilki normalde üçüncül kişi kamerasından (Third-Person) oynanan oyunun istenildiği takdirde birincil kişi kamerasına (First-Person) döndürülebilmesi. Ama bunun karışıklık yaratmaktan başka sağladığı bir şey yok. Bence birincil kişi kamerasını oyuna gözümüzü kapadığımızda düşmanları görebildiğimiz için koymuşlar ama oyunun kamera takibi o kadar kötü ki bu zaman zaman birincil kişi kamerasına muhtaç bırakıyor. Bunun dışında bir de üzerimize ve ceketimizin ceplerine bakarak ulaşabildiğimiz inventory sistemi var. Güzel düşünülmüş olsa da kontrollerini anlamak zaman alıyor ve oyunun akışını çok duraklatıyor. Aynı şekilde gözlerimizi kapadığımızda düşmanları görebilme yeteneğimiz de aksiyonun içinde birincil kişi kamerasına geçilmesi ve gözlerin kapanması gerektiği için fos bir artı olarak kalmış. Kullanmaya erinmemek elde değil.

Previously on Alone in the Dark
Oyunun tek hoşuma giden tarafı hikayesini anlatabiliyor oluşu. Başlamadan önce giren ve geçtiğimiz bölümlerde neler olduğunu özet geçen "Previously on..." kısımları, oyun içi sinematikler ve cep telefonumuz bu artısını destekleyici öğeler. Yalnız biraz Amerikan filmi havası var diyaloglarda bu biraz sıkıyor. Çok orijinal bir hikaye sunulduğunu söyleyemem. Kahramanımız Edward'ın amnezi hastalığı var ve oyun başladığında neredeyse konuşmayı unutacak halde. Ne kim olduğunu biliyor ne nerede olduğunu. Başlangıçta hayatta kalmaya çalışırken daha sonraları dünyayı kurtarmaya doğru uzanıyor hikaye. Dede Paddington bize verdiği taşın son sahibinin biz olduğunu fakat şimdi kötü ellere düştüğünden her yanı kötü güçlerin sarmaladığını (oyunun ilk kısımlarında bu kötü güçlerin Central Park ve çevresine neler yaptığını görebilirsiniz) ışığın yolundan gidip milleti kurtarmamız gerektiğini söylüyor. Yanımıza da daha aksiyonun ilk başladığı zamanlarda Sarah veriliyor. Hikaye bu şekilde sürüp gidiyor. Klişe iyi-kötü kavgasının Alone in the Dark versiyonu yani. Film/dizi havası yakalanmaya çalışılmış ama konu yetersiz kalmış kanımca.

Yani...
Zaten çok heyecanla başlamadığım bir oyundu Alone in the Dark çünkü eski oyunları kadar olamayacağını adım gibi biliyordum. Oradan buradan birkaç benzer somut fikir duyunca ve sonrasında kendim de deneyince gerçekten de olamadığı kanısına vardım. Fazlasıyla emek harcandığı belli ama olmayınca olmuyor n'apalım. Üzgünüm Edward, üzgünüm Atari (Fahrenheit) ama size puanım 6. Edward bu arada yüzün şoolmuş abi. Dön bakıyım...

16 Mart 2011 Çarşamba

Oyun Geliştirelim

Hmm.. İlk tam olarak ne zaman heveslendim "Oyun yapıcam!" diye hatırlamaya çalışayım. Ortaokuldan beri masaüstü oynanabilecek kutu oyunu ya da Flash oyunu yapmayı istiyordum ama galiba ilk somut adım 2005 yılında lisedeykendi. Daha yeni AGS'yi (Adventure Game Studio) ve beraberinde bu program kullanılarak yapılan macera oyunlarını keşfetmiştim. O zaman programın eski versiyonu vardı, kullanımı daha basit bir arayüzü vardı. Küçük bir macera oyunu yapmıştım, gizli bir anahtar bulup oyunu bitiren kapıyı açıyordunuz. (Daha sonra AGS hakkında da bir şeyler yazmak isterim, fena program değildir.) Yeni sürümünü deneyeyim dedim geçen yıllarda, bir yerde tıkanıp kaldım; programın kendine özgü bir programlama dili vardı, çok basit bir dil de olsa vardı işte. Programlama bilgim zayıf olduğundan orada kursağımda kalan hevesim ve ben başbaşaydık. Birkaç yıl oyun geliştirme konusuna uzak durduktan sonra bir memleket ziyareti sırasında en sevdiğim kitapçıda şu an kitaplığımda halen var olan Uğur Gelişken'in "10 Adımda Flash Oyun Programlama" kitabını buldum. Bilmiyorum belki bu şekilde başka birçok kitap vardır, belki de şansıma ilk seferde güzel bir kitap bulabilmişimdir ama bana çok yararı dokunan bir kitap oldu. Biraz kitabın içeriğinden ve bana yarayan taraflarından bahsedeyim.

10 Adımda Flash Oyun Programlama
Öncelikle kimse 10 adımda oyun yapabilmeyi falan beklemesin. Tabii ki kitabın içindeki kodları aynen programa geçirdiğinizde kitapta bahsedildiği gibi basit ama oynanabilen bir oyun elde edeceksiniz. Fakat yaptığınız oyunun nasıl çalıştığı hakkında bir fikriniz olabilmesi için programlamada belli bir geçmişiniz olması gerekiyor. Sonuçta amacımız başka bir oyunu kopya etmek değil, kendi özgün oyunumuzu geliştirmek. Yıllarca uğraşmış olmasa da kod diline az çok aşina olan birine verebileceği çok şey var kitabın. Oyunların işleyişindeki bazı mekanizmaları anlayabilmenizi sağlıyor.

Benim Flash Hikayem
Ortaokuldan beri Flash programıyla içli dışlı olduğum için ve geliştiricilerinin sürüm geçişlerinde köklü bir geliştirme yapmamaları sayesinde programın animasyon ve çizim kısmına zaten hakimdim. Flash'ın programlama dili AS'i (ActionScript) sadece basit komutlarıyla biliyordum. Bunlar da zaten animasyon için gerekli olan 'Play' 'Stop' 'onClick' gibisinden komutlardı. Hep bu konudaki bilgimi ilerletmek ve yaratıcılığımı oyun yolunda kullanmak istemiştim. Hatta bu kitaptan önce elimde Flash 5 ActionScript diye başka bir kitap vardı. Ama PHP ve C++ gibi dillerin kitapları -benim üzerimde- işe yaramadığı gibi AS'i de kitaptan öğrenememiştim. Yalnız en fazla üzerine eğildiğim PHP sayesinde kod okumayı az çok sökmüştüm. Zaten kitabı okumaya başladığımda kafamda ampullerin yanmasını sağlayan da oradan kalma birikimlerim oldu.

Örnek Verecek Olursak...
Programlama işleriyle zaten uğraşan muhtemelen mühendislik bölümünde okuyan arkadaşlar gülebilirler belki ama bu işle daha yeni haşır neşir olmaya başlamış arkadaşlara kod kullanmadan çok basit bir örnek vermek istiyorum. Kitaptaki ilk oyun örneğinde yazıldığı gibi diyelim ki kuş bakışı görünen bir karakter çizdiniz. Bunu nasıl yürüteceksiniz?
1. Öncelikle karakterin sembolünün içine basit bir yürüme animasyonu yerleştiriyoruz. Animasyonun sürekli oynamaması yani karakterin sürekli yerinde yürümemesi için koda hiçbir yön tuşuna basılmadığı halde bu sembolün durmasını söylüyoruz. Yani karakterimiz klavyeye dokunmadığınız sürece hareketsiz bir şekilde duruyor.
2. Daha sonra mesela sol yön tuşuna komut veriyoruz. Diyoruz ki diğer tuşlar (yukarı, aşağı, sağ) değil de sol tuşa basıldığı halde sembol 270 derece dönsün. Neden 270 derece? Çünkü karakterin başlangıçta yukarıya doğru baktığını düşünüyoruz ve sola bakabilmesi için onu saat yönünde 270 derece döndürüyoruz.
3. Daha sonra aynı komutun altına karakter sembolünün animasyonunun oynaması komutunu veriyoruz. Şimdi karakterimiz sola döndü ve hareket ediyor fakat yerinden kıpırdayabilmesi için biraz ivmeye ihtiyacı var.
4. Bunu da farklı bir kodla sol tuşun basılması halinde karakter sembolünün -x (-x, -y, +x, +y) koordinatında belirlediğimiz piksel hızında hareket etmesini söyleyerek sağlıyoruz. Ve sonunda sol tuşa bastığımızda ekranın soluna doğru yürüyen bir karakterimiz oluyor. Bence basit de olsa oyundaki sembolleri hareket ettirebilmek için geliştirilebilir temel bir kod.

İşte kitap bu şekil örneklerle dolu oynanabilir 4 basit oyun sunuyor. Geri kalanında ise Flash'la ilgili temel bilgiler var. Bunlar dışında oyunun sunumu için MDM Zinc 3.0 kullanımı ve genel olarak oyunlarla ilgili bilgiler de mevcut. Yanında da bahsettiğim 4 oyunun içinde ".fla" dosyalarının bulunduğu bir DVD var. Ben aldığımda fiyatı 24 TL idi ama şimdi ne kadardır bilemiyorum. Kesinlikle alınması gerekiyor diyemem yalnız emin olun adı kadar kötü bir kitap değil, birçok konuda aydınlanmamı sağladı diyebilirim.

Kitabın idefix Sayfası: 10 Adımda Flash Oyun Programlama

Canımın Çektikleri - I

The Art of God of War III
Daha biraz önce CGSociety'den haber aldığım kadarıyla zamanında ateş pahasına aldığım Exotique ciltlerinin ilkinin de yayıncısı olan Ballistic Publishing o güzel ciltli kuşe kağıtlı kitaplarının yenisine God of War III'ü konu etmiş. Bir anda ağzımın sularını akıttı kitap. Yalnız elimizde tutabilmek için kitabı en az bir 100TL ödememiz gerekiyor. Kitabın önizlemesinden şöyle bir baktım. İçinde tüm karakterlerin, canavarların, silahların 3 boyutlu modelleri, objelerin, ortamların "artwork"leri var, ayrıca oyunla ilgili birkaç "storyboard" da bulunuyor. Bunun dışında sanırım yapımcı ve tasarımcıların oyun hakkında söyledikleri şeyler var. Geri kalanı ise mükemmel God of War III görselleri... Tasarımla da ilgilenen bir insan evladı olarak diyorum ki "Koymayın böyle şeyleri gözümün önüne kardeşim!"

Ballistic Publishing ilgili sayfası: The Art of God of War III

2007 ve Sonrasında (Olup) Bitenler - I

Sanırım eski defterleri karıştırmaktan yenileriyle aramı iyice açmışım ki oyunların beni etkileme düzeyi grafiklerinin çok iyi olmasıyla sınırlı kalmaya başlamış son yıllarda. Neyse ki tamamen çöpe atamıyorum hiç birini çünkü birileri bu oyunları derinleştirebilmek ve sadece oyun olmaktan çıkarabilmek için uğraşıyor stüdyolarında. Gelişigüzel olabilmesi çok mümkün olmayan güzellikler de böyle çıkıyor karşıma (hep varsayım). Son 3 yılın şimdiye kadar bitirebildiğim ya da bende miladını doldurmuş oyunlarına şöyle bir göz atalım. (Lütfen bu oyunları yeni oynayabildiğim için şaşırmayınız. Dediğim gibi, şartlar.)

Grand Theft Auto IV (7/10)

Niko! Tut!
Oh ne güzeldir Grand Theft Auto IV, ne iyidir Grand Theft Auto IV, verelim 9'u gitsin. Grafikleri süper, oyun süresi uzun, hikayesi mükemmel falan filan.. Bu masalları neredeyse bütün oyun sitelerinde okuyabilirsiniz. Tahminimce birçok oyuncu da bu şekil söylemlerde bulunacaktır ama benim söyleyeceklerim pek iç açıcı değil Grand Theft Auto IV hakkında. Oyuna müthiş bir hayranlığınız varsa belki de yazının bu kısmının geri kalanını okumamanız daha sağlıklı olacaktır.

Sonsuz Liberty City
Oyuna laf söyleyemeyeceğim birkaç özelliğinden başlayalım. Birincisi kabul ediyorum ki oyun süresi oldukça uzun ve istenirse bir-iki aya yayılabilir rahatlıkla. Fakat bu özelliğinin iyi olduğunu kabul edemem. Bunun da iki nedeni var aklıma gelen; oyundaki görevlerin çoğu neredeyse birbirinin aynısı ve oynadığınız sürenin yarısı yollarda araba sürmek ve başaramadığınız görevleri bir, hatta bazen iki kez daha tekrar etmekle geçiyor.
Tam olarak sayılarını bilmediğim ama oyunda çokça bulunduğundan emin olduğum görevler bir süre sonra tekrar etmeye başlıyor. "Niko git George'u bul öldür" demekle "Git Tayyar'ı öldür" demek arasında ne fark var anlamadım. Rockstar bunu fark etmiş olacak, oyuna ara ara orijinal sayılabilecek görevler (çöpçü kılığına girip çöp kamyonuyla altın toplamak gibi) de koymuş. Ama başarılı olamamış kanımca çünkü oyunun yarısında ilgimi fena halde kaybetmeye başladım.
Oyun haritasının yeterinden büyük olması da iyi bir özellik olarak sayılabilir ama yan etkileri var. Daha önce dediğim gibi oyunun yarısı görevleri yapacağınız yerlere giderken araba sürmekle geçiyor. "Off iki köprü geçicem yine, bi de görevi başaramazsam tekrar geç aynı yerleri.. Çok zor olmasa bari" demekten kendimi alamadım çoğu kez.

Rusları Severim
Laf söyleyemeyeceğim deyip bu kadar saydırdıktan sonra gelelim gerçekten güzel olan yanlarına. Grafikleri ve render/yükleme süreleri açısından gerçekten çok iyi iş çıkarmışlar. Grand Theft Auto III'deki gibi eve ve diğer binalara girip çıkarken oyunun yüklenmesini beklemiyoruz. Ayrıca sinematiklerin tamamının seslendirilmiş ve güzel bir şekilde canlandırılmış olması da güzel olmuş. 3D karakterlerin gerçeklerin yerini tutmaması nedeniyle uzun konuşmalar bazen sıkıcılaşmış olsa da, bulup da bunamamak lazım.

"Ice cold man!"
Bu küçük iltifat kısmından sonra tekrar saydırmaya başlamak istiyorum. Oyunun hikayesi çok güzel bir girişten sonra araya doldurulmuş görevlerle dağılıp gözden kayboluyor, sonlara doğru toparlanmaya çalışılsa da bıkkın gözlerimin dikkatini zerre çekemedi. Sırf bu yüzden oyunu bitirdiğimde bir türlü mutlu olamadım. Sadece bir oyunu daha bitirmenin mutluluğu vardı, Niko'yu özgürlüğüne kavuşturabilmenin değil. Görev olmadığını görünce dakika geçmeden sildim. Çok daha kısa bir şekilde işlenebilecek bir hikayeyi uzatmışlar bence. Bunun çözümü yan sayılabilecek görevleri yapmayı oyuncunun tercihine bırakmak olabilirdi. Bu sayede ana hikaye bittiğinde diğer görevlere koşmak isteyen oyuncular oynamaya devam edebilir, diğerleri de bilgisayarlarını biraz daha mutlu bir şekilde kapatıp uykuya dalabilirlerdi.

Bu genel özelliklerin dışında iyi-kötü ayrıntılara da değinmek ve yazıyı bitirmek istiyorum. Arkadaşıma "Grand Theft Auto IV nasıldı sence?" diye sorduğumda bana ilk olarak araba kullanmanın zevkli ama şehirde görev olmadan gezinmenin sıkıcı olduğundan bahsetti. Gerçekten de ilk iki oyunda bulunan "Kill Frenzy" gibi birkaç güzel etkinlik koyacaklarına bizi güvercin avlamaya ve o kadar da zevkli olmayan "stunt"lara yönlendirmişler ki niye olduğunu bilmiyorum ama Grand Theft Auto III'teki vazoları toplamaya bile daha fazla uğraşmıştım. Oyunun diğer bir yarım bırakılmış gibi derinleşememiş bölümü de kız arkadaş ve internet uğraşıları. "Neden öyle diyorsun? Belki de adamlar geliştirecekler sonraki oyunlarda." diyecek olabilirsiniz. Zaten fikirleri sevdim ben de. Ama bu kadar basit bir şekilde oyuna yerleştirilip oyuncunun vaktini yemesi pek hoş değil. İlk buluşmalara bir hevesle giden ben aynı olayların tekrarlandığını görünce buluşma tekliflerini geri çevirmeye başladım. Sanırım oyunlarda tekrar eden olaylara karşı bir antipatim var.

Bu kadar saydırmama rağmen yine de Grand Theft Auto IV'e 10 üzerinden 7 verirdim diyorum. Bu da sırf oyunun yarısına kadar yüzümdeki gülümsemeyi koruyabilmesi hatrına.


Oyun resmî logosu dışındaki görseller: Patrick Brown


15 Mart 2011 Salı

Oyunla... (Nasıl Başlanır Bilememek)

Yine her zamanki gibi nereden başlasam bilemiyorum. Genelde aklımda söylenecek çok şey varsa böyle oluyor. Daha ilk yazıdan dağılmamam lazım böylece siz okuyanları da sıkmamış olurum. Bu arada okuduğunuz için teşekkürler şimdiden, umarım takip edebileceğiniz bir içerik oluşturabilirim. Siz demişken "blog" tamamen oyunculara adanmış gibi görünüyor olabilir, ama aslında "blog"un başlığının "Oyuncunun Günlüğü" olması bu zamana kadar yaptığım en büyük bilgi birikimimin bu yönde olmasıyla alakalı. Yoksa sıfır sosyallikle kendini oyunlara adamış bir adam değilim, ama ne yalan söyleyeyim çok seviyorum kendilerini. Bunu neden söylüyorum? Çünkü -umarım yayın tarihlerini bir düzene oturtabileceğim- yazılarımda oyunsever bir insanın hayatındaki diğer aktivitelerden de bahsedeceğim. Tabii bunların içinde kültürel olanlar başta geliyor. İzlediğim filmler, hoşuma giden şarkılar, okuduğum kitaplar, daha da ileri gidersek yediğim yemekler gibi konulara da gireceğiz arada sırada. Genellikle de eski-yeni bütün oyunlar hakkında görüşlerimi yazacağım. Özellikle kenarda köşede kalmış ya da eski ve unutulmuş oyunları oldukları yerden çıkarıp bilmeyenlerinize göstermekten veyahut hastası olanlarınızla yad etmekten büyük keyif alacağım.

Bu -muhtemelen- çarpık "Hoşgeldiniz" yazısından sonra bugünlerde oynadığım oyunlardan bahsedeceğim bir yazı yazmayı düşünüyorum. Birkaç ay önce yenilediğim bilgisayarımla artık yeni çıkan oyunları da oynayabiliyorum (veheley). Bu yüzden biraz Crysis 2, biraz Dragon Age 2 gideceğiz gibi duruyor. Şimdilik kalın sağlıcakla.